Kayıtlar

İlk ve Sonbahar

 Göğüs kafesimin tam ortasında bir acı, bir iğne batırmışcasına kalbime. Nereye dönsem batar, nereden dönsem batar. Gidememekle kalamamanın kavgasının resmi gibi benim dünyaya kafa tutan sol yanım. Tek kurşun patlamadan kıvrandıracak kadar acı bir sızıyla; tek yara almadan, kan kaybından bayıltacak bir derin sivrilikle çarpar göğsüme her seferinde. Ne zaman ki başımı kaldırsam; dudaklarım ayrılıp iki cümle kuracak olsa bu kavgaya dair, nefesim bıçak olur, keser sözümü. Günün saatine bakmadan karanlık çöker odama, güneşin sıcaklığı fark etmeden soğukluk çarpar tenime… Çatallaşmış sesim bir cüretle birkaç cümle kurmayı dener bazen; kelimelerim devrikleşir, cümlelerim ard arda değil, üst üste yığılır. Ne kalabalıkta kayboldum, ne de tenhada yalnız kalabilenlerden oldum ben hep. Terazinin sağ kefesinde miyim, sol kefesinde mi diye düşündüm bunca yıl. Şunu fark ettim artık, ne terazinin sol kefesi sağ kefesinden; ne de terazinin sağ kefesi sol kefesinden hafif. Sağ kefedeki yalnızlıkl...

Sessiz Sözüm

Sevgi; alfabesi olmadan tüm evren tarafından konuşulan ve kimsenin anlamadığı tek dildir sanırım. Bu dile kulakları sağır, dudakları mühürlenmiş olan ben ise, bu dilin sınavından kalan en başarılı öğrencisiyim. Kaldığım sınavın ilk boş sayfasına şu cümleyi karalamıştım: ‘’İki insanın birbirini sevmesiyle başlayıp bir ömür sevgiyi bir daha bulamamanın telaşesidir bu yaşam.’’ Çocukken sevginin sıcaklığı ile gülümseyerek uyuyakalacağım gecelerde, soğuk ranzanın yanağıma bıraktığı soğukluğun griliğindendir sanırım benim bu dile yabancı kalışım. Silüetini ezbere bildiğim ama adını asla bilmediğim biriydi sevgi, nerede sorsalar tanırım, nerede görsem yabancı kalırım. 8 yaşındayken bir babanın okul sabahı mahcubiyetle asılı olan pantolonundaki 3-5 bozuk lirayı verirken göz büyüttüğü günün sabahından tanırım sevgiyi ben mesela. 10 yaşındayken bir pazar akşamı top oynarken, en sevdiği pantolonun dizlerini çamura bulaşmış diye kızılmayan çocuğun mutluluğundan tanırım ben sevgiyi mesela. Ya da ...

Hiraeth

 Yaşamın coşkusunu, en mutlu cümlelerimi başucumdaki kâğıda akıtırkenki acı mürekkebi izlerken buldum kendimi. Hafif solmuş sayfanın utangaç heyecanıyla, diğerlerinden farksız olduğunu iddia eden kalemin tereddüdüyle bakıştılar epey. Mürekkebin acısı demişken, sahi, yazacağı kelimelerin duygular karşısında kifayetsiz kalışından mı acı olması, duyguların kelimelere sığmayıp çaresiz oluşundan mı acı olması? Var olmalıyım , dedim, bir yerlerde var olmalıyım. Çıkardım biçare ellerimi ceplerimden. Var olmak, parmak uçlarımda hissettiğim üşümek miydi? Ciğerlerimi acıtacak kadar çektim içime havayı. Var olmak, yok olunca içe çekilemeyen nefes miydi? Usulca başımı kaldırdım yukarı; baktım uzunca, bulutların mavilikten sıkılıp kararmaya meyilli hâline. Var olmak, gökyüzüne bakınca bulutları görmek değil de toprağı görmek miydi? Az aşağıdaki sokakta bisiklet sürüp koşarak kahkaha atan çocukların sesleri misafirlik etti kulaklarıma. Var olmak, bağırmak değil; duyabilmek miydi? Kapandı...

Taedium Vitae

  Yırtık ceket cebinde taşıdığı birkaç umudundan başka bir şeyi kalmamıştı üzerinde. Umudu da yırtık ceplerinden dökülmeyecek kadar büyük, birisi görür diye endişelenmeyeceği kadar küçüktü. Umut dediğine bakmayın, ummayı ummaktı umudu. Beton asfaltları sevmez, balkondaki saksılara hayran, kaldırımda çıkan çiçeklere aşıktı. Bir de unutmadan; yağmur toprağı öpüp güneş onu kucakladığında, göğsüne dolan kokuyu annesi sanarmış. Annesi sanarmış, evet. Topraktan geldiğini veya gideceğini düşündüğünden değil… Göğsünde hissettiği en gerçekçi şeyin, yağmur ile güneşin toprağı öptükten sonraki kokusu olduğundan. Her gün iskeleye gün batımını seyretmeye gider, titreyen parmak uçlarıyla gün batımında sigara sarardı. İki dudağının arasında, uzunca yakmadan bekletirdi. Ölümle yaşam gibiydi iki dudağı; biri tutarken, diğeri bırakıyordu. Hemen yakmazdı. Tütünün acısı, dudaklarında gezerdi önce. Cebindeki birkaç umudun yanına sıkıştırdığı çakmağı da tekte yanmazdı. Zaten hayatın bu ka...

Kaçtığını Arayanlar

  Kaburgasının her bir kemiği lime lime kırılanların pervasızca dik duruşunun, yalandan tebessümüne benziyordu seninle son bakışmamız. Sırça gibi göz bebeklerinden görmüştüm; evrenin kaçıncı olduğunu bilmediğim ama “eşsiz olan harikası” denilecek denli güzelliğine şahit oluşumu. Bir şahidin son cümleleridir bunlar, bir celladın bir şahide son gülüşüdür bu satırlar. Baltanın ucunda, burun deliklerimden karın boşluğuma dek yakan bir öfke; sehpada ise baltayı bekleyen, çocukça bir buruklukla birkaç damla gözyaşı kıvranmakta. Bakmayın damlaların öyle kıvranışına; çocuğun korkusundan değil onlar, çocuğun son çocukluğundan, sonun ilk acısından. Acı… Kaç duyu organı hisseder acıyı? Cepheleri gri renkli evlerin mutfaklarında mı aramak gerek acıyı? Basamakları gıcırdayan merdivenlerin sessiz avlularında bağırmak mı gerek acıyı? Kapının sesine yalın ayak, tabanı yana yana koşan çocuğun telaşesinden mi izlemek gerek acıyı? Hepimiz, şüphesiz ki bu satırları okurken acıyı aramaya koyuldu...

Parmaklarla Çizilen Sınırları Ayaklarla Ezmek

 Henüz ilkokula giderken, üstümüzde yakası kararmış gömleğimiz varken çizmiştik ilk sınırımızı. Parmaklarımızda izi kalan tebeşir tozuna aldırış etmeden, birbiri ardına çizdiğimiz karelerden oluşuyordu bu sınırlar. Sokağın araba geçemeyen, hafif pürüzlü betonuna tebeşiri sürte sürte, ardı ardına sekiz tane kare çizmiştik. Sıcak bir yaz gününde, ayak tabanları betonun grisine bulanmış çocukların gülüş ve bağırış sesleri gün batımına dek duyulmaktaydı. Oyunun adı seksek ti. Hiç kimseden, hiçbir şeyden destek almadan tek ayak üzerinde durabilmek; sınırların dışına çıkmadan düşmemekti amaç. Oyunun tek bir kuralı vardı: Çizgiye basmamak ya da çizgiyi aşmamak. Oyunun en heyecanlı yerinde istisnasız şu tartışma olurdu: Çizgiye basınca mı, çizgiyi aşınca mı kaybedilirdi? Bu muallak tartışmanın ardından, oyun bozulmasın diye sessiz kalınır; oyun çoğunlukla kaybedilirdi. Ama oyun, diğerlerinden kötü oynandığından değil, kurallar diğerleri gibi koyulamadığından dolayı kaybedilirdi. Şimdi i...