Hiraeth
Yaşamın coşkusunu, en mutlu cümlelerimi başucumdaki kâğıda akıtırkenki acı mürekkebi izlerken buldum kendimi. Hafif solmuş sayfanın utangaç heyecanıyla, diğerlerinden farksız olduğunu iddia eden kalemin tereddüdüyle bakıştılar epey. Mürekkebin acısı demişken, sahi, yazacağı kelimelerin duygular karşısında kifayetsiz kalışından mı acı olması, duyguların kelimelere sığmayıp çaresiz oluşundan mı acı olması?
Var olmalıyım, dedim, bir yerlerde var olmalıyım.
Çıkardım biçare ellerimi ceplerimden. Var olmak, parmak uçlarımda hissettiğim üşümek miydi?
Ciğerlerimi acıtacak kadar çektim içime havayı. Var olmak, yok olunca içe çekilemeyen nefes miydi?
Usulca başımı kaldırdım yukarı; baktım uzunca, bulutların mavilikten sıkılıp kararmaya meyilli hâline.
Var olmak, gökyüzüne bakınca bulutları görmek değil de toprağı görmek miydi?
Az aşağıdaki sokakta bisiklet sürüp koşarak kahkaha atan çocukların sesleri misafirlik etti kulaklarıma.
Var olmak, bağırmak değil; duyabilmek miydi?
Kapandı gözlerim ardından.
Adını bilmediğim gri, eski bir binaya dayadım sırtımı. Karşımdaki binaların balkonlarında akşam güneşine huzur veren kokularıyla eşlik eden, renkli renkli saksılarda yetiştirilen adını bilmediğim ama çocukluğumdan anımsadığım çiçekleri izlerken buldum kendimi.
Dudaklarımda anlamsız bir tebessüm, birbirini takip edemeyen birkaç yersiz gözyaşı düştü önüme.
Çocukken sokaklarda koşturup eve döndüğünde, en sevdiğin yemeğin kokusunu kapıyı çalarken alıp midede uçuşan kelebekleri hissetmek miydi var olmak?
Kaybolmuş gibi hissedip var olmaya dair endişeleri olanların, var oldukları veya olmadıklarından ziyade; var olduklarını hissettiklerini hatırlatan varlıkları kaybetmeye dair korkularını yitirmek istemediklerinden böyle bir ıstırap içindeymiş gibi yaşamaları…
Oysa ki var olabilmek, 509.200.000 km²’lik bir evrende, 500 kelimelik bir sayfayla cüretsizce, ancak bir o kadar da heybetli bir başkaldırıdır.
Böyle bir cüret, ancak koca evrende bir başına hissedenlerin kaburgalarından inşa edilmiş bir ev olsa gerek.
Çatısı olmayan, başına gelebilecek her şeyi yaşamın parçası kabul edip, duvardan değil; göğüs kafesindeki kaburgalardan yapılmış bir ev burası.
Oysa evin tanımına bakınca, bugüne dek yüz binlerce tanımı yapılmıştır.
Bu kadar anlamı olan bir kelimenin ya hiç anlamını kimse bilemedi ya da tüm tanımlar doğruydu; herkesin “ev” diye bildiği yer farklıydı.
Aynı evde yaşayanların dahi evi farklıyken, evrendeki tüm çatısı olan dairelere “ev” diyebilmek nasıl mümkün olabilirdi?
Oysa “Ev, senin kendinle yakın olduğun yerdi.”
“Ev, yakınlığın ve uzaklığın olmadığı yerdi.”
Gündüzleri herkes izlerken, parmak uçlarıyla kıyıyı sevip; geceleri herkes gittiğinde acımasızca kıyıya kendini vururken bulan deniz gibi bakıyor yaşama artık gözlerinin içi.
Özlemle sevgiyi arayıp, öfkeyle nefreti bulmaktı döngün.
Oysaki var olabilmenin tek koşulu vardı: “Sevmek, sevilmek.”
İlk sevildiğini hissettiğinde evindeydin.
Her kapıyı tıklatıp sevileceğini sandığından, tanımadığın evlerin anahtarlarını doldurdun ceplerine başlarda.
Şimdi ise tüm evleri tanıyan ama hiçbirinde yaşayamayan bir misafir gibisin.
Cüretsizce o kafa tuttuğun dünyada, sevildiğin yeri ararken, sevildiğin yerde dünyayı bulamamanın buhranında bir utanç gibiydi bu misafirlik.
Var olmanın kavgası aslında tüm evrene dair değil, kendi evrenine dairdi.
Asıl evrenin ise; kapısını tıklatmadan içeri girebildiğin, geri dönerken kapıda kalmaktan korkmadığın için ceplerinde anahtarla gezmek zorunda kalmadığın bir yerdi.
Birkaç sıcak göğüs kafesiydi.
Bir akşam sohbetinde gözlerin kısılarak kahkaha atabildiğin birkaç arkadaş,
Yüz hatlarını izlerken seni kendine hayran bırakacak bir yaren,
Yorulduğunda tebessüm ederek başını dizine alan bir şefkat…
Bu, göğüs kafesinin içindekilerdi.
Göğüs kafesine bak ve alman gerektiği nefesleri hatırla.
Nefes al.
Ve göğüs kafesindekileri hatırla.
Yorumlar
Yorum Gönder