İlk ve Sonbahar

 Göğüs kafesimin tam ortasında bir acı, bir iğne batırmışcasına kalbime. Nereye dönsem batar, nereden dönsem batar. Gidememekle kalamamanın kavgasının resmi gibi benim dünyaya kafa tutan sol yanım. Tek kurşun patlamadan kıvrandıracak kadar acı bir sızıyla; tek yara almadan, kan kaybından bayıltacak bir derin sivrilikle çarpar göğsüme her seferinde. Ne zaman ki başımı kaldırsam; dudaklarım ayrılıp iki cümle kuracak olsa bu kavgaya dair, nefesim bıçak olur, keser sözümü.

Günün saatine bakmadan karanlık çöker odama, güneşin sıcaklığı fark etmeden soğukluk çarpar tenime… Çatallaşmış sesim bir cüretle birkaç cümle kurmayı dener bazen; kelimelerim devrikleşir, cümlelerim ard arda değil, üst üste yığılır.

Ne kalabalıkta kayboldum, ne de tenhada yalnız kalabilenlerden oldum ben hep. Terazinin sağ kefesinde miyim, sol kefesinde mi diye düşündüm bunca yıl. Şunu fark ettim artık, ne terazinin sol kefesi sağ kefesinden; ne de terazinin sağ kefesi sol kefesinden hafif. Sağ kefedeki yalnızlıkla, sol kefedeki kalabalık birbirinden ağırmış meğersem. Ne yalnızlığı ölçecek bir ölçer, ne de ifade edecek ağırlık birimi var bu evrende. Belki de hiç bilinmeyenli bir denklemdi bu duygu ve ben en başarılı dersimin bu olmasını istemiştim. O kadar çok istemiştim ki yalnızlığın bir ölçeği olsa, bu benim göğüs kafesim olsun; eğer bir birimi olsaydı yalnızlığın, bu benim kalp atış sayım olsun istemiştim.

Çocukluğumdan beri her sabah uyanır uyanmaz perdeyi aralayıp, güneşi izlerdim. Etraftaki baharın müjdecilerini; kelebeklerin kanatlarını çırpınışına imrenerek kapılırdım. Derdim ki zamanı geldi, artık bahar geldi; o kelebekler benim de bahçeme konacak, benim de çiçeklerime konacaklar. Küçük bir çocuğun annesine koştuğu gibi bahçeme koştum her defasında ama bahçemdeki çiçekler küsmüş toprağa meğersem.

Başlarda herkes gibi o çiçeklere her gün su verip güneşe çıkardım, benim de bahçemin çiçeklerinin bir gün yeşereceğine inandım. Başlarda çıkmadı çiçeklerim, yeşermedi bahçem ve biraz üzüldüm açıkçası. Ama dert değil dedim, hayattır bu; biraz siyahtır, biraz beyaz bazen de gri; elbet zorluklar çıkar yani karşısına insanın. Sonra her baharda inandım ben bir gün yeşereceğine o bahçenin. Ellerimle toprağı kaza kaza ektim en güzel umutlarımı, en güzel inançlarımı toprağın altına. Her yeşermediğinde çiçeklerim, daha da inatla ektim bahçemi.

“Bugün benim bahçemi ekmediğim ilk baharım. Bugün gökyüzüne değil, yeryüzüne baktığım son baharım.” Bunca zamandır hep yeşermediği için çiçeklere, o güzel kokulara, güneşe küstüm. En güzel renkleri hayal ettiğim bahçemin üstüne bakmaktan altını unutmuşum her defasında. Üstelik yetmemiş, tüm o hayal kırıklıkları, öfkeler, beklentiler; yeşermiyor sandığım çiçeklere dairmiş. Renk körü birisine gökkuşağının tarifiymiş meğersem benim bahçem.

Dizlerimin üzerine çöküp usul usul gömdüm parmak uçlarımı toprağa. Ritimsiz bir nefesle tüm evrene çatık kaşlarla bakarken iki damla gözyaşım düştü o toprağa. Biraz da gülümserken buldum kendimi sonra, hatta öfkeden kahkahalar attım. Bu zifiri toprakta en güzel renkleri, kokuları yıllarca beklemiş; yetmemiş evrene kafa tutmuşum. Altını mezarlık yaptığım bir toprağın üstünde cennet hayal etmişim meğer.

Sıktım avuç içlerimdeki toprağı, derin bir nefes aldım. Sonra birkaç cümle dayandı gırtlağıma:

“En güzel renklere olan arzum; en karanlık rüyalarımın fedasıymış meğersem. Zifiri karanlıkta uyuyup rüyada gökkuşağında yürümek gibiydi umutla yaşamın arkadaşlığı.”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kaçtığını Arayanlar

Sessiz Sözüm