Kaçtığını Arayanlar
Kaburgasının her bir kemiği lime lime kırılanların pervasızca dik duruşunun, yalandan tebessümüne benziyordu seninle son bakışmamız. Sırça gibi göz bebeklerinden görmüştüm; evrenin kaçıncı olduğunu bilmediğim ama “eşsiz olan harikası” denilecek denli güzelliğine şahit oluşumu. Bir şahidin son cümleleridir bunlar, bir celladın bir şahide son gülüşüdür bu satırlar. Baltanın ucunda, burun deliklerimden karın boşluğuma dek yakan bir öfke; sehpada ise baltayı bekleyen, çocukça bir buruklukla birkaç damla gözyaşı kıvranmakta.
Bakmayın damlaların öyle kıvranışına; çocuğun korkusundan değil onlar, çocuğun son çocukluğundan, sonun ilk acısından. Acı…
Kaç duyu organı hisseder acıyı?
Cepheleri gri renkli evlerin mutfaklarında mı aramak gerek acıyı?
Basamakları gıcırdayan merdivenlerin sessiz avlularında bağırmak mı gerek acıyı?
Kapının sesine yalın ayak, tabanı yana yana koşan çocuğun telaşesinden mi izlemek gerek acıyı?
Hepimiz, şüphesiz ki bu satırları okurken acıyı aramaya koyulduk. Ancak kimse de acıyı neden bu denli aradığımızı sorgulamadı. Daha dünyaya ilk adımı attığımız anda, anne rahminden ayrıldığımızda ağlayarak acıyla tanıştık. Tüm yaşam boyu, acıyla her karşılaşmada ilk kez göz göze gelir gibi yabancılaşıp kendimizi kandırdık. Doğarken ağlamayı öğrendik, ardından yaşarken kahkaha ezberledik; yapamayınca gülümsemeyi deneyip, kopya çekerek hayatta kaldık.
Acıyı arayanlar kaybolanlardır; acıdan kaçanlar ise hiç bulunamayanlardır.
Kaybolanlar ile kaçanların ortak trajedisi ise: ikisi de acıya aynı yakınlıktadır.
Aynı uzaklıkta değildir, yanlış anlaşılmasın.
Uzaklık dediğimiz şey, konu acı olunca kimi zaman iki dudağın arasından karın boşluğuna dek bir huzursuzluk; kimi zaman enseden şakaklara dek çekiçle defalarca dövülmüş bir öfke; kimi zaman da varlığı, yoklukla değil, hiçlikle tehdit eden bir suçludur.
Yoklukla hiçliğin matematiği ise, hiçbir okulun kara tahtasında tozlu tebeşirlerle tasvir edilmez; öğrencilerin kareli defterlerine ödev olmaz, öğretmenlerin müfredatında yer almaz. Herkes bilir, kimse söyleyemez. Ancak hiçlik, yoklukla tanışana dek var olduğunu bilmezdi. Yokluk da, yokluğun kaybedeceği bir varlığı olduğuna inanmazdı.
Matematik de yanılırmış sanırsam. Varlıktan yokluğu çıkarınca sıfır oluyorsa, yokluktan hiçliği çıkarınca geriye ne kalır?
İnsan dünyaya gelip var olur, dünyada kalıp yok olur; en büyük kaygısı ise, yok olduktan sonra hiç olmaktır. Daha da zoru ise, yok olmadan hiç olabileceğine inananlardır.
Soruyorum sizlere:
Siz hiç, hiç oldunuz mu?
Yok olmadan hiç olmak mümkün müdür bilmem. Ancak yaşarken var olabilmenin, “12 yaşındayken serin bir yaz akşamı gökyüzünde gördüğünüz yıldız kadar” yolu vardır. Gökyüzünde kayan yıldız, tam sol yanınızda, göğüs kafesinizin içinde.
Yaşamın bir matematiği yok.
Varlık ile yokluğun kavgasında, hiçlikten korkup var olmak isteyen herkesin; gökyüzünden göğsüne dek yıldızla dolması dileğiyle…
Yorumlar
Yorum Gönder