Parmaklarla Çizilen Sınırları Ayaklarla Ezmek

 Henüz ilkokula giderken, üstümüzde yakası kararmış gömleğimiz varken çizmiştik ilk sınırımızı. Parmaklarımızda izi kalan tebeşir tozuna aldırış etmeden, birbiri ardına çizdiğimiz karelerden oluşuyordu bu sınırlar. Sokağın araba geçemeyen, hafif pürüzlü betonuna tebeşiri sürte sürte, ardı ardına sekiz tane kare çizmiştik. Sıcak bir yaz gününde, ayak tabanları betonun grisine bulanmış çocukların gülüş ve bağırış sesleri gün batımına dek duyulmaktaydı.

Oyunun adı seksekti. Hiç kimseden, hiçbir şeyden destek almadan tek ayak üzerinde durabilmek; sınırların dışına çıkmadan düşmemekti amaç. Oyunun tek bir kuralı vardı: Çizgiye basmamak ya da çizgiyi aşmamak. Oyunun en heyecanlı yerinde istisnasız şu tartışma olurdu: Çizgiye basınca mı, çizgiyi aşınca mı kaybedilirdi? Bu muallak tartışmanın ardından, oyun bozulmasın diye sessiz kalınır; oyun çoğunlukla kaybedilirdi. Ama oyun, diğerlerinden kötü oynandığından değil, kurallar diğerleri gibi koyulamadığından dolayı kaybedilirdi.

Şimdi ise parmak uçlarımızda tebeşirin tozu değil, yaşamın yükü var. Birbiri ardına çizilmiş kareler yok ve iç içe geçmiş, henüz tamamlanmamış alanlara sığmaya çalışıyoruz. Üstelik hâlâ öğrenemedik: Sınırlarımıza basılınca mı, sınırlarımız aşılınca mı ses çıkarmalıydık? İçerideki çocuk hâlâ bilmiyor… Hangi ses çıkarılmalı? Ne kadar bağırmalı? Ve kim duymalı?

Tebeşirin tozu o mahalle betonundan silineli uzun zaman oldu ve o çocuk hâlâ avuç içinde sakladığı tebeşirle bir sınır daha çizmeyi öğrenemedi.

“Çizdiği her sınırda başkasının ayak izi olduğundan, çoğu zaman kendi ayak izine bile yabancılaşmıştı o çocuk.”

Ötekinden alamadığını ötede aramaktı biraz “hayır” diyememek. Ötekine veremediğini ötelemekti biraz “evet” demek zorunda kalmak.

Ötekinin öğretmediği almayı bilmeyenler, avuçlarını kocaman açıp gezerler. Ötekinin öğretmediği vermeyi bilmeyenler, başkalarının avuç içlerini izleyerek gezerler. Almayı da vermeyi de bilmeyenler sadece gezerler.

Oyunun karelerini çizen çocuğun eline bulaşan tebeşir tozuydu. Çizemeyen çocuğun dünyasına bulaşan iz ise Freud’un tabiriyle “tekerrür zorunluluğu”ydu.

Bu yaşamda, oyunda hile yapıp oyunun karelerini büyütenler, oyunun karelerini silenler ve elindeki renkli tebeşirleri avuç içiyle kırıp izleyenler var. Oyunun karelerini büyütenler, kareye girince dolduramadıklarından muzdariptirler. Dolduramadıkları karede, hilenin bedeli **“çok küçük hissetmek”**tir. Oyundaki kareleri silenler, girebilecekleri, başlarını sokacak bir yer bırakmadıklarının hüsranını yaşarlar. Hileleri izlerken avuç içlerindeki tebeşiri öfkeden kıranlar ise artık ne oyuna dahil olabilir ne de oyunu yeniden çizebilirler.

Avuç içlerinde birbirine karışmış beyaz, kırmızı, sarı tebeşirlerin tozları birikmiş ve son bir nefesle vedalaşmayı bekliyordur onları. Kırıktır ve un ufaktır tebeşirler… Sınırlar çizildiğinde, suçlusu sınırmış gibi kırılan tebeşirler…

Oysa ne kırılan ne de sınırları çizilen tebeşirler suçluydu. Üstelik sınırı çizen de kırılan da aynı tebeşirlerdi. Nasıl olur da hem suçlu hem masum olabilirlerdi?

Fazlasıyla tebeşir tozu yutmuş ve oynamayı öğrenememiş çocukların öğrenmesi gereken belki de şuydu: Sınırın netliğini göstermek için bağırmak değil, sınırın silindiğini görünce susmak da değil…

Çözüm, kural koymaktı. Kurallar, sınırların aşılmaması için değil; sınırlar aşıldığında ne yapılacağını bilmek içindi.

Ne yapacağını bilmeyenlere, diğerlerinin ayak izlerinin kendi sınırlarında olmasına ses çıkaramayanlara ve arkadaşının oyundan gitmemesi için susanlara…

Gerçek sınırlar, bağırmak zorunda kalınmadan; fısıldayınca duyulan ve bakılmasa dahi görülenlerle çizilir.

Oyunun kuralları hâlâ aynı. Ayaklarımız biraz daha büyümüş ve sınırlara basmamak veya sınırları aşmamak daha elzem artık.

Belki de oyunu kaybetmek, kazanmaktı. Belki de oyunu kazanmak, sınırsız kalmaktı. Sınırsız kalmak ise kimsesiz kalmaktan daha cazip gelmişti.

Kimsesiz kalmaktan korktuğu için sınırlarını unutanlarla, son bir alıntı ile vedalaşıp, kelimelerimin sayfanın sınırlarından taşmadan yazımı sonlandırmak istiyorum:

“Kendilerini tek başına kalmış bulmaktan korkan insanlar, kendilerini hiç bulamazlar.”

Ve eklemek istiyorum:

Kendini bulamayanların korkusu, kendini tek başına mı bulmaktı? Yoksa kendini bulurken tek mi olmaktı?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İlk ve Sonbahar

Kaçtığını Arayanlar

Sessiz Sözüm