Sessiz Sözüm
Sevgi; alfabesi olmadan tüm evren tarafından konuşulan ve kimsenin anlamadığı tek dildir sanırım. Bu dile kulakları sağır, dudakları mühürlenmiş olan ben ise, bu dilin sınavından kalan en başarılı öğrencisiyim. Kaldığım sınavın ilk boş sayfasına şu cümleyi karalamıştım: ‘’İki insanın birbirini sevmesiyle başlayıp bir ömür sevgiyi bir daha bulamamanın telaşesidir bu yaşam.’’
Çocukken sevginin sıcaklığı ile gülümseyerek uyuyakalacağım gecelerde, soğuk ranzanın yanağıma bıraktığı soğukluğun griliğindendir sanırım benim bu dile yabancı kalışım. Silüetini ezbere bildiğim ama adını asla bilmediğim biriydi sevgi, nerede sorsalar tanırım, nerede görsem yabancı kalırım.
8 yaşındayken bir babanın okul sabahı mahcubiyetle asılı olan pantolonundaki 3-5 bozuk lirayı verirken göz büyüttüğü günün sabahından tanırım sevgiyi ben mesela. 10 yaşındayken bir pazar akşamı top oynarken, en sevdiği pantolonun dizlerini çamura bulaşmış diye kızılmayan çocuğun mutluluğundan tanırım ben sevgiyi mesela. Ya da 11 yaşında, mavi önlüğünün yakası ütülendi diye annesini öpmeden okula gidemeyen çocuktan bilirim ben sevgiyi.
23’ünde ilk kez âşık olup ölene kadar ölümsüzüm deyip sevginin heybetine kafa tutan gençliğin dudaklarında titreyen sigaradan tanırım ben sevgiyi. Ya artık benim tanıdığım sevgi sevilmemekte ya da ben sevgi tanıyamamaktayım. Soruyorum size; dili, mevsimi, hatta ayları ve günleri olan bir duygu bu kadar aranır mı? Ya da bu kadar aranan şey yokluğuyla sınanır mı?
Sevildiği kadar sevilen çocuklar büyüdüklerinde sevindikleri kadar sevilir gibi hissediyor olsa gerek. Aksi takdirde, altında yara bereler içinde olan bir gülüş bu kadar güzel olamazdı. Parmak uçlarında bir mevsim taşıdığından habersizdir seven, bir damla yağmura gök kuşağı açacağından bir haberdir sevilen. Camları kırık bir evin odasından kasırgada elleri ceplerinde bekleyenler, bu hikâyenin ana kahramanıdır. Uykularında çene sıkmaktan dişlerini kıranlar, uykusuz kan çanağı gözlerle gülümseyebilenler, sevginin kapısının müdavimidir her geceden sabaha.
Sanırdım ki ben büyüdükçe göğsüm genişleyecek, daha çok sevilebileceğim, sevebileceğim. Kabul etmek gerek sanırım, insanın evrende kapladığı alan eğer hacmi kadar değil de sevgisi kadar olsaydı, bu kadar kalabalık bir dünyada yaşıyor olmazdık. İçerisinde kimin yaşadığı bilinmeyen evlerin kapıları tıklatılarak sevgi dilenciliği yapılan bu devirde, kapıları üzerine 7 kez kilitleyip pencereden birilerini beklemenin çelişkisiyle kendimle her gün sürmekte kavgam.
Yangınımla iftihar ederek yakacağım günün birinde bu evi, gökyüzünü en siyah dumanlar kaplayacak, bulutların yerini sevmeyi bilmeyen, sevilmeyi görmeyen insanların gözyaşları dolduracak. Oturup soracağız birbirimize ardından sevgiyi.
Bir Mayıs sabahı, mavi gökyüzüne, yeşil yeryüzüne ve de senin dünyadaki tüm yaşlarındaki her yüzüne bakmak istemekmiş sevgi. Ne konuşmasını ne de anlamasını bilmediğim bir dilde sana, her diyardan bir araya getirdiğim kifayetsiz kelimelerle en güzel cümlelerimi, gözlerini yazdım. Adını bilmediğim, koşarak ciğerimi yakan yamaçlardan topladığım papatyaları eline tutuştururken duyacaksın seni sevdiğimi.
Yorumlar
Yorum Gönder