Taedium Vitae
Yırtık ceket cebinde taşıdığı birkaç umudundan başka bir şeyi kalmamıştı üzerinde.
Umudu da yırtık ceplerinden dökülmeyecek kadar büyük, birisi görür diye endişelenmeyeceği kadar küçüktü.
Umut dediğine bakmayın, ummayı ummaktı umudu.
Beton asfaltları sevmez, balkondaki saksılara hayran, kaldırımda çıkan çiçeklere aşıktı.
Bir de unutmadan; yağmur toprağı öpüp güneş onu kucakladığında, göğsüne dolan kokuyu annesi sanarmış.
Annesi sanarmış, evet.
Topraktan geldiğini veya gideceğini düşündüğünden değil… Göğsünde hissettiği en gerçekçi şeyin, yağmur ile güneşin toprağı öptükten sonraki kokusu olduğundan.
Her gün iskeleye gün batımını seyretmeye gider, titreyen parmak uçlarıyla gün batımında sigara sarardı.
İki dudağının arasında, uzunca yakmadan bekletirdi.
Ölümle yaşam gibiydi iki dudağı; biri tutarken, diğeri bırakıyordu.
Hemen yakmazdı.
Tütünün acısı, dudaklarında gezerdi önce.
Cebindeki birkaç umudun yanına sıkıştırdığı çakmağı da tekte yanmazdı.
Zaten hayatın bu kadar nezaketli davranması, kırışmış yüzüne saygısızlık olurdu.
Güneş batar batmaz evin yolunu tutar, çingenelerin satamadığı solmuş gülleri yerden toplar, gözyaşlarıyla sular, büyütürmüş.
Gözünden sakınır, gözünün gördüğünden saklanırmış.
Saklanmazsa bulunur, bulunursa cebindeki umudundan olurmuş.
Umudunun üstüne birkaç kelime karalamış tırnaklarıyla:
“Taedium Vitae.”
Bugünü ölümsüzce, yarını yokmuşçasına… diyordu.
Büyüttüğü güller, yaşamla gülüşsün diye değil, ölümle kavga etsin diyeydi.
Kaldırımlardaki çiçekleri, toprağın üstünü örtüp gerçeği gizleyen kaldırım taşlarına baş kaldırdığı için severdi.
Balkonlardaki saksıları soracak olursanız; en büyük zaafı olan arzusuzluğunun arzusuydu onlar.
Yokuş aşağı düşerek yaşadığı hayatta tutunmak, kurtulmak için olmasa dahi, belki ellerini uzatabilme ihtimaline inanmak istediği için seviyordu onları.
Bir pazartesi akşamı, son kez iskelede oturdu.
Biraz soğuktan, bolca kafein ve nikotinin bedeniyle olan borcundan titreyen elleriyle cebinden çıkardı sigarasını.
İki parmağı, dudaklarına dek eşlik etti.
İki dudağının arasında bekletti.
İki kelimeyi tekrar etti:
“Taedium Vitae.”
Hikâyenin başından bu yana bir ikişerlik, iki bir olmaktı kavga.
Yaşamla ölümün birleşmesi, birleşmenin ölüm ya da yaşamla ayrılması…
Eve son kez geldi, çiçekleri son kez kokladı.
Aynanın karşısına geçip kim olduğunu hatırlamaya çalıştı.
Elini cebine attığında, umudunun cepleriyle vedalaştığını gördü.
Kim olduğunun bir önemi yoktu, varsa da artık kalmamıştı.
Kendisine birkaç itiraftan sonra, çiçeklerinin toprağıyla sarılacaktı.
“Titreyen elleri, yaşamın saklamaya çalıştığı telaşesiydi. Bu telaşı ise bir başka iki el ancak durdururdu.
Bir elin diğerini tutması yeter sanmıştı; oysaki bir elin bir evi olmasına ihtiyacı vardı.
İnkâr ettiği ne varsa, gerçekleşeceğine inanmadığı en büyük arzusuydu.”
Yorumlar
Yorum Gönder